13 mins read

Geçmişten Bugüne Filistin Mücadelesi ve Sol


Radikal İslamcı Hamas’ın 7 Ekim’de İsrail’e karşı gerçekleştirdiği Tufan operasyonu şok etkisi yarattı. Sivillerin kaçırılması ve katledilmesiyle birlikte İsrail’in güvenlik duvarının delinmesi pek çok tartışmayı gündeme getirdi. İsrail’in bu operasyon sonrasında başlattığı saldırı dalgası ise üç ayı aşkın zamandır sivilleri hedefinin merkezine koyan bir soykırımcı katliam olarak sürüp gidiyor. İsrail’de iktidarı epeydir sallantına olan Netahyahu uzun zamandır Gazze’ye yönelik saldırılarını sürdürüyordu. Hamas saldırısı sonrasında faşist-dinci ittifakını pekiştiren Netanyahu, ABD başta olmak üzere Batı’dan aldığı destekle birlikte (bölge ülkelerinin de sessiz kabulü sayesinde) sınırsız bir katliama imza atıyor.  

Bu gelişmelere karşı alınan tavırlar konusu ise genel siyaset düzleminin tartışma konularından birisini oluşturuyor. Batı ülkeleri iki yüzlü bir tutumla Filistin’den yana tavır alanları yasakçılıkla bastırmaya ya da Yahudi düşmanı ilan ederek terörize etmeye çalıştı. Almanya kendi tarihi günahlarını şimdi Filistin’de katledilen insanlara sahip çıkanlar üzerine yüklemeye çalışan radikal bir tutum ortaya koydu. 

İsrail’in sivillere yönelik katliamları sonrasında bazı Batı ülkeleri -utanma pahasına- ateşkesten söz ederken, ABD ise İsrail’in savaş suçlarının ortağı olmaya devam etti. İsrail’in saldırılarını Ortadoğu’da yeni bir müdahale imkanı olarak yaklaşan ABD Kızıldeniz’de İran’la çatışmaya uzanacak bir askeri yığınağı adım adım geliştirmeye devam ediyor. 

Ülkemizde ise AKP Filistinliler üzerinden timsah gözyaşı dökmeye devam ederken İsrail’le ekonomik ve askeri ilişkilerde zerre bir kesintiye gitmiyor. Türkiye’de AKP’li şirketlerin kontrol ettiği limanlardan İsrail ordusu için çelik taşıyan gemiler kalkmaya devam ediyor. Seçimler sonrasında ABD ve NATO ekseninde bir dış politika restorasyonu yapmaya çalışan AKP, esip gürlese de sonunda bu sınırların dışına çıkmıyor. 

Öte yandan da AKP yanındaki şeriatçı örgütlerle birlikte gerçekleştirdiği eylemlerle Filistin mücadelesini hilafet ve şeriat çağrılarının manivelası haline getirmeye çalışıyor. Bu yolla ülkedeki gerici dalga yükseltilerek muhalefetin sesi de bu yolla kesilmeye çalışılıyor. 

Öte yandan da özellikle göçmen karşıtlığı üzerinden yükselen seküler-milliyetçi tepkiler Filistin mücadelesini de Hamas’a indirgeyerek ve Arap karşıtı ırkçı bir yaklaşımla ele alarak İsrail’i desteklemeye varacak bir reaksiyon gösteriyor. Hamas’ın radikal İslamcılığına karşı dururken bir din devleti olan ve din savaşı yürüttüğünü ortaya koyan İsrail’i -hem de sekülerlik ve modernlik- adına bir akıl tutulması sadece ırkçı-milliyetçi kesimlerde de muhalif sol kesimlerde dahi kısmen de olsa bir kafa karışıklığı yaratıyor. 

Solda da hemen her konuda ortaya çıkan kafa karışıklığını burada da görmek mümkün. Bir kesim Hamas’ı işaret ederek İsrail karşıtı tutumlarının siyasal İslamı desteklemek anlamına geleceği yönündeki görüşler ileri sürebiliyor. Bazıları daha da ileri giderek İsrail katliamlarına karşı duran sol hareketi anti-semist ilan etmeye hatta devrimci hareketin geçmişine de anti-semitizm aramaya kadar vardırabiliyor. 

Oysa aklı olan herkes İsrail’in katliamlarına karşı çıkmanın -otomatikman- Hamas taraftarlığı anlamına gelmeyeceğini düşünebilir. Bunun en önemli nedeni anti-emperyalist bir mücadele ekseninin kaybı ve hatta onun ötesinde emperyalizmin bölgedeki rolüne olumlu atıflar yapılmasında aranabilir. Bunlar bir yana bugün sol siyaset bir din savaşı olarak gerçekleştirilen İsrail katliamlarına ve Amerikan emperyalizminin Ortadoğu’daki yeni savaş planlarının karşısında her dinden ve mezhepten insanın kardeşçe yaşaması için mücadeleden başka bir şey değildir. 

Filistin Mücadele Tarihi

19. yüzyılın sonlarında, Yahudi sermayesinin gerici bir ulusçuluk çerçevesinde kurduğu Siyonizm ideolojisi ilk günden itibaren orta doğuda emperyalizmin tahkim edilmesi hedefine sahiptir. İngilizlerin siyasal hamiliğini Osmanlı’dan devraldığı Filistin’e Yahudi göçlerini başlatması da bu hedef paralelinde gerçekleşmişti. İngilizlerin etnik mühendisliğine henüz ilk günlerde reaksiyon vermeye başlayan Filistinli yurtseverler, krallığa geri adım attırmayı başarınca, bu kez de Siyonist terör örgütleri gerçekleştirdikleri saldırılarla Filistinlilerin kendi topraklarından zorla sürülmelerine doğrudan ortak oldu. 

İkinci dünya savaşında Nazilerin Avrupa Yahudilerine yönelik soykırımı ise Filistin meselesinde bugün acıları hala süren yeni bir yara açtı. Avrupalı egemenler savaş sonrasında, kendi Yahudi sorunlarından ellerini temizlemek için, Siyonistlerin projesini destekleyerek Filistin’de bir İsrail devletinin kurulmasını sağladı. İkiye bölünmüş Berlin sokaklarındaki günah çıkarmanın bedelini, Gazze’den Refah’a kendi evlerinden, topraklarından sürülen Filistin Arapları ödedi. 

Dolayısıyla, ilk günden itibaren İsrail, hiçbir zaman için Yahudilerin ulusal meselesi olmadı. Yahudi soykırımının tekrarına karşı bir çözüm de değildi. Anti semitizm ise tarihsel olarak Avrupalı egemenlerin günahıydı ve öyle de kaldı. Almanya’dan Fransa’ya 19. Yüzyıldan itibaren artarak yaygınlaşan Yahudi düşmanlığının, Nazi Almanya’sında tarihin en büyük suçlarından birine dönüşmesi de yine emperyalizmden bağımsız düşünülemez. Bugün gökten inmiş bir canavarmış gibi betimlenen faşizm döneminin suçları, emperyalist Avrupa’nın Afrika’da, Latin Amerika’da, Hindi Çin’deki sömürgelerinde edindiği kanlı pratiklerin, ilk savaş sonrası bunalımda kıtadaki azınlıklara uygulamasıdır. İkinci dünya savaşının öncesine dayanan ve sonrasında da devam eden katliamların hedefinde yalnızca Yahudiler değil, Romanlardan komünist direnişçilere birçok farklı grup yer almıştı.

İsrail, siyonistlerin batılı egemenlere ilk teklifinden beri, orta doğuda emperyalizmin ileri karakolu olma amacıyla kurulmuştur. Kurulduğu günden itibaren de Filistinlilerin yalnızca bağımsızlık ve toprak sorunu değil, ülkelerinde insan onuruyla yaşama meselesidir. (Bu sebepten, her ne kadar o dönemde Yahudi soykırımı sebebiyle duyarlılık göstermiş olsa da SSCB’nin İsrail devletini ilk günden tanıması da tarihsel bir hatadır.) 20. Yüzyıl başlarında önce İngilizlerin gücünün yetmediği yerde terör saldırılarıyla bölgeye zorla yerleşen Siyonist gruplar, İsrail ordusunun temelini oluşturmuştur. İsrail, harcında Filistinlilerin kanı olan korsan bir devlettir. 

Siyonistlerin İsrail devleti kurulduktan sonra Filistinlileri kendi topraklarından sürmeye, ikinci sınıf vatandaş muamelesi göstermeye başlamasına karşı ilk reaksiyon, bölgedeki Arap devletlerinden gelmiştir. Filistinli Arap Yüksek Komitesi ile dayanışma gösteren diğer Arap devletleri İsrail’e iki kez savaş açtı ve kaybetti. İkinci savaşın ardından, İsrail Filistin’deki işgalci varlığını genişletti.

Arap-İsrail savaşı ve 6 gün savaşlarının yenilgisinin ardından, yine o dönemde emperyalizme karşı bağımsız kalabilen Mısır, Lübnan gibi Arap devletlerinin dayanışması ile Filistin direniş örgütleri kuruldu. Topraklarındaki korsan Siyonist devleti reddeden, bağımsızlığı anti emperyalist bir çizgide gören Filistin Kurtuluş Örgütü, İsrail’e karşı gerilla mücadelesine başladı. 

deniz01

Bu mücadele ile Filistin direnişinde yeni bir döneme girildi. FKÖ’nün İsrail’e karşı mücadelesi aynı dönemde Vietnamlı komünistlerin Amerikan işgaline karşı direnişi gibi, tüm dünyada 68 kuşağı devrimcilerinin kutup yıldızına dönüştü. Türkiye’den Japonya’ya, Almanya’ya devrimciler hem kendi ülkelerindeki mücadeleye hazırlanmak hem de İsrail’e karşı mücadelede Filistinli kardeşleriyle cephe yoldaşlığı yapmak için Lübnan’da, Ürdün’de bulunan FKÖ kamplarına katıldı. Filistin, özellikle Türkiyeli devrimciler için emperyalizme karşı enternasyonal bir davaya dönüştü. 68 kuşağı devrimcileri, üniversite yurtlarından çıkıp Filistin cephelerinde İsrail’e karşı canlarını verdiler. Deniz Gezmiş, Alpaslan Özdoğan, orada başlattıkları mücadeleyi kendi ülkelerinde sürdürürken yaşamlarını yitirdiler. 

Filistin Halk Kurtuluş Cephesi üyesi sosyalist aydın Gasssan Kenefani’nin sözleriyle özetlersek; “Filistin davası yalnızca Filistinlilerin değil, çağımızda sömürülen ve ezilen kitlelerin davası olarak nerede olursa olsun, her devrimcinin davasıdır.”

Direnişin Dincileştirilmesi

Filistin mücadelesi, 1980’li yıllara kadar sosyalist sol bir çizginin önderliğinde sürdü. Kenafani, George Habbaş gibi devrimcilerin şekillendirdiği mücadele, direnişin askeri olarak zayıflaması, çevre ülkelerde solun ve SSCB’nin yıkılma sürecine girmesi ve dünya sosyalist hareketindeki genel geri çekişin etkisiyle önderliğini kaybetti. Hamas, ABD’nin Afganistan’da başlattığı yeşil kuşak projesinin orta doğuda etkinleşmesiyle güçlenerek, bu dönemde Filistin direnişinin önderliğini ele aldı. Bu değişimde, İsrail’in de FKÖ tasfiye olurken Hamas’ı el altından destekleyişi, yıllar sonra istihbarat raporlarıyla kanıtlandı. Emperyalizmin orta doğudaki uydusuna karşı enternasyonal sosyalist bir hareketin tasfiyesi ve yerine dinci bir yapının getirilmesi, tüm varlığını dini motivasyonlarla şekillendiren İsrail için, dengini yaratma süreciydi. Emperyalizm içinse sınıf savaşı yerine medeniyetler çatışmasının ikame ettirme planının Filistin varyasyonuydu. 

Burada, bugünün tartışmaları için de belirleyici olması gereken, uzun bir parantez açmak şart. En başta Filistin’de direnişe Hamas’ın geçmesiyle, yakın zamanda da 7 Ekim saldırısının Siyonist propagandaya bulanmış kamuoyu yansımasıyla, Hamas’ın dinci gerici nitelikte bir örgüt olduğu, en iyi ihtimalle faşist Netanyahu hükümetinin icraatları ile denk olduğu algısı popülerleşiyor. Öncelikle, dini motivasyonları ve karşıtlığı ön planda olsa da Hamas, IŞİD değil. Müslüman kardeşler çizgisinde bir yapı. Bu ideolojinin kendisi bile Filistin direnişine yeterince zarar veriyor. Fakat yine de Hamas’ın liderliği ne halkın mücadelesinin haklılığına ne de İsrail’in barbarlığına gölge düşüremez. Bugün orta doğu coğrafyasında emperyalist kapitalizmin yarattığı yağma ve yıkım sonucu ortaya çıkan tüm toplumsal huzursuzlukların dinci-mezhepçi kutuplaşmalar içerisinde radikalleşmesinin suçunu her gün İsrail’in insanlık dışı saldırıları altında ezilen Filistin halkında arayamayız. 

İngilizlerin Müslüman Kardeşler üzerinden başlattığı, ABD’nin Taliban ile uluslararası hale getirdiği siyasal islamcı Yeşil Kuşak projesinin bu coğrafyada başarılı olabilmesi, Medeniyetler Savaşı tezinin doğruluğundan değil, reel sosyalizmin tasfiyesi ve tüm dünyada sınıf savaşının emekçiler açısından zayıflamasından ötürü gerçekleşti. Bugün yalnızca bizim coğrafyamız değil, her gün bir başka neofaşistin güç kazandığı Avrupa’da, ABD’de, Latin Amerika’da da aynı tez işlemeye devam ediyor. Sınırsız yağma, yıkım ve sömürü güdüsüyle güçlenen emperyalist kapitalizm, karşısında sosyalist bir alternatif, anti emperyalist bir halk mücadelesi olmadıkça, büyük insanlığa ancak karanlık çağlardan kalma bir barbarlık vaat edebiliyor. Bugün değil Filistin, dünyanın hiçbir coğrafyası bu barbarlığın etkisinden azade değil. Üstelik, Hamas’ı -haklı olarak- gerici bulup, kuruluşundan bugüne tüm varlığını dinci gerici bir ideolojiye borçlu olan İsrail’i ise Filistinlilerin kanı üzerinden ürettiği zenginliği ve gelişmeleri göstererek medeni dünyanın parçası ilan etmek iki yüzlülüktür.

İsrail’e karşı Filistin’in özgürlük, bağımsızlık ve insanca yaşama mücadelesi ve bu uğurda yürüttüğü direnişi meşrudur, amasız fakatsız desteklenmelidir. Emperyalizm, bölgemizdeki ileri karakolları temizlenmeden geriletilemez. Emperyalizm geriletilmeden yarattığı canavarlardan kurtulamayız. Ne siyasal islam ne siyonizm ne de beyaz üstünlükçü faşizm, emperyalizmin hegemonyası gerilediğinde hiçbiri varlığını süremez.

Filistin Davası, Devrimcilerin Davasıdır

Bugün bu barbarlık çağından insanlığın geçmiş kazanımlarının da ilerisine bir atılıma, ancak emperyalist kapitalizme karşı düzen dışı, sosyalist bir seçeneğin kavgasını büyüterek yaklaşabiliriz. Bölgemizde İsrail gibi korsan, işgalci bir devletin gerileyişi, yalnızca 75 yıldır ezilen Filistinlilerin değil, aynı zamanda Siyonist faşizmin tüm rıza ve zor aygıtlarıyla hapsettiği Yahudilerin de kurtuluşudur. Bugün Netanyahu kabinesinin bir savaş hükümeti gibi hareket edişinin gerekçesi öyle kolektif bir kinin temsilciliği değil, henüz 2-3 ay önce sokaklarda istifaya zorlanan bir iktidarın zaman ve meşruiyet çabasıdır. Üst üste seçimler sonucu zar zor bir koalisyon ile iktidarını sürdüren, Netanyahu, koltuğunda kalabilmek için önce devleti, sonra halkı bu savaşı sürdürmeye ikna etmek zorundadır. Bu çabaya ABD ve Avrupa’dan gelen destek ise geçmişe dair bir özür değil, emperyalizmin bölgedeki varlığıyla dayanışmadır. 

Kenefani’nin dediği gibi, Filistin davası… tüm devrimcilerin davasıdır… 

Bizim Filistin

sol parti gazzedeki katliama karsi sokaga cikti israil isgalcidir katildir

Türk solunun yakın tarihi açısından “Filistin Davasına” önemli bir yer tutuyor. Hamas’ın siyasi liderliği altında sürdürülen mücadeleye şimdi solun nasıl yaklaşacağı konusu ise tartışma konusu. 

Filistin mücadelesi o yıllarda radikalleşen Türkiye solunu da derinden etkilemişti. İslami motiflerden uzak, laik çizgisiyle Filistin örgütleri Türkiye’deki sol hareketler açısından bir model gibiydi. El Fetih’i “sağ” bulmakla beraber Habbaş’ın, Havvatme’nin liderliğini yaptığı Marksizmden etkilenmiş Filistin örgütleri solun adeta “idolleri” olarak algılanmıştı.

Hele hele THKO’nun genç ve atak militanları askeri eğitim almak için Filistin kamplarının yolunu tuttuğunda; yerel giysiler içindeki Deniz Gezmiş’in, Hüseyin İnan’ın ve diğerlerinin efsaneye dönüşen yükselişleri de başlamış oluyordu.

Gazetelerde Filistin dönüşü yakalanan militanlar, İsrail zindanlarına düşen Türk solcular ya da çatışmada öldürülen “enternasyonalist” Türkler, Türkiye solunun tarihsel belleğinde hep önemli bir yere sahip olmuşlardı.

12 Mart’ın hemen arkasından ise Filistin sorunu Filistinli öğrenciler eliyle sol örgütlenmelerin içine taşındı. El Fetih üyesi ya da daha radikal guruplara mensup Filistinli öğrenciler Türkiye sol hareketinin hemen hemen bütün örgütlenmeleri açısından itibarlı bir yere sahip oldular. Okul kantinlerinde, yurt odalarında saatlerce süren tartışmalar; anlatımlar değiş tokuş edilen politik kitaplar, broşürler adeta Filistin sorununu bir iç sorun haline getirdi.

12 Eylül sonrasında da Suriye yollarına düşen, Bekaa Vadisi’nde kendine yeni yollar arayan kaçak ve göçmen militanlar kendilerini İsrail jetlerinin bombaları altında bulduklarında hiç şaşırmadıklarını anlattılar. Sonrasında Filistinli çocukların ellerinde sapanlarıyla başlattıkları İntifada’lar solun yeni genç kuşaklarıyla Filistin arasındaki yeni bir köprüler oluşturdu. 

Şimdi solun tarihsel belleğinde solla, solculukla özdeşleşmiş Filistin davasını islamcı radikalizmin en hızlı örgütü Hamas temsil ediyor.  Değişmeyen tek şey Filistin davasının hâlâ haklı olduğu. Ama solun bir davayı haklı görmesiyle onunla özdeşleşmesi aynı anlama gelmiyor, gelmemeli. 

Şimdi tarih dünya çapında ilerici, devrimci hareketlerin gerilemesi ile gerici akımların güçlendiği bir noktada akıyor. Filistin davası da bu gerici çağın içinde bir dinler savaşı olarak yaşanıyor. Sol ise bunun karşısında bir kez daha her dinden ve mezhepten insanın bir arada yaşayacağı özgür ve bağımsız Filistin fikrini; İsrail’in büyük katliamlarına ve onu sahte gözyaşları dökerek hilafet çağrılarına dönüştüren ülkemizin gericilerine karşı durarak savunmaya devam edecek. 


Previous Story

Emekçi Halkın Birleşik Mücadelesi Yolunda 1 Mayıs

Next Story

Parlamenter Demokrasinin İflası ve…

Son Yazılar

Yumruklu Yıldıza Saygı

Yıllar geçtikten sonra hala geçmiş devrimci hareketi orasından burasından çekiştirmek yerine, yumruklu yıldızın yolundan giderek, dünyanın

Seçimlerde Sol

Sınıflar mücadelesinin dinamiklerini hesaba katmayan, siyasal mücadeleyi egemen klikler arası bir mücadeleye indirgeyen bir bakış açısı

Halkın Gazetesi Demokrat

“DEMOKRAT, halka ait olan ne varsa, halkın aydınlık geleceğine, iyiye, güzele, doğruya, kardeşliğe, özgürlüğe ait ne

Yaparsan Yol Olur

Seçim sonuçlarının kendiliğinden ülkenin geleceği açısından tek adam rejiminden kurtuluşa götüremeyeceği; sürecin devrimci bir dönüşümün yolunu